ANALİZ - ABD-Avrupa Ayrışması Derinleşiyor

Haber Tarihi : 07.03.2018 12:03:30 ABD ile Avrupa arasında NATO ekseninde farklılaşan tehdit ve kriz algısı, serbest ticaret, iklim değişikliği anlaşması, İran ve Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak tanınması gibi başlıklarda ciddi ayrışmalar söz konusu Soğuk Savaş döneminden itibaren transatlantik ilişkilerin motoru NATO ile ilgili Atlantik’in her iki yakasında da farklı beklenti, tercih ve güvenlik algılamalarının eskiye oranla daha öne çıkması, ilişkilerin yeniden sorgulanmasını zaruri hale getiriyor Transatlantik ortaklığın zayıflaması, Batı’nın küresel problemlerde ortak çözüm ve anlayış geliştirememesini getirirken, “Batı” modeline de temsil ettiği liberal değerlere de zarar veriyor Ticaretten savunmaya, iklimden sürdürülebilir kalkınmaya kadar küresel yönetişime katılımı ilgilendiren birçok alanda, her iki bloğun gerek davranışsal gerekse de düşünsel olarak farklı tutumlar içinde olmasının küresel politikaya ve uluslararası sisteme ciddi yansımalarının olması da kaçınılmaz.
A +   A -

İSTANBUL -EMEL PARLAR DAL- Son yıllarda transatlantik ilişkiler sistemsel, bölgesel ve yerel, yani iç politika kaynaklı ve birbirinin içine geçmiş dalgalanmalar yaşıyor ve ilişkiler geçmişe oranla daha kırılgan hale geliyor. Özellikle Trump’ın göreve gelmesiyle birlikte ABD ile Avrupa arasında NATO ekseninde, özellikle askeri harcamalar başta olmak üzere, farklılaşan tehdit ve kriz algısı, serbest ticaretin korunması, Paris iklim değişikliği anlaşması, İran nükleer antlaşması ve son olarak da Kudüs’ün ABD tarafından İsrail’in başkenti olarak tanınması gibi başlıklarda ciddi bir dizi ayrışmalar söz konusu. Bu ayrışmaların bir kısmının dönemsel ve dolayısıyla geçici olduğu düşünülse de, bir kısmının özellikle BM ve NATO gibi uluslararası kurumlara yönelik yaklaşım farklılıklarından kaynaklandığı söylenebilir. Yine bu ayrışmanın, Batı sonrası dünyada liberal uluslararası düzenin temel prensiplerinin sürdürülebilirliğiyle ilgili farklı görüş ve pratiklerden oluşan yapısal bir karakteri olduğu ve bu nedenle de uzun vadeli olacağı öne sürülebilir.

Esasen transatlantik ilişkilerin yaşamış olduğu bu sancılı ve belirsiz süreç, genel olarak uluslararası sistemin belirsizlik çağı olarak da nitelendirilen süreçten bağımsız değil; hatta onun bir mikro yansıması olarak bile nitelendirilebilir. Öte yandan, başta ABD olmak üzere diğer Batılı devletlerin de kurulmasında önemli rol oynadığı 1945 sonrası belirlenen kurallara dayalı uluslararası sistemde, milliyetçi-popülist, devlet merkezci, korumacı yaklaşımlarla birlikte, otoriter ve liberal olmayan devlet ve devlet dışı aktörlerin de yükselişe geçmesinden, tek başına ABD’nin ya da Trump’ın sorumlu olmadığı da açık. Aynı şekilde Avrupa’yı da son yıllarda benzer bir şekilde popülist-milliyetçi dalganın etkisi altına aldığı ve bunun sonucu olarak da gerek aşırı sağ gerekse de merkez sağ partilerin kıta geneline bakıldığında daha fazla oy alarak birçok ülkede kendilerini iktidara taşıdığını söylemek mümkün. Buradan hareketle, transatlantik ilişkilerin uluslararası siyaset ve politik ekonomideki benzer akım ve trendlerden etkilendiğini ve benzer meydan okumalarla karşılaştığını tespit edebiliriz. Bu tespit aynı zamanda son yıllarda transatlantik ilişkilerde yaşanan değişimin yapısal sebepleri olduğunu göstermekle birlikte, etkiye cevap olarak ise Atlantik’in her iki yakasından farklı tepkiler geldiğine, farklı araç ve politikaların devreye sokulduğuna işaret etmektedir. Özellikle son bir yıl içinde, müttefiklik ilişkilerinin sadece maddi olarak değil, aynı zamanda davranışsal ve düşünsel alanda da ciddi bir zayıflamaya uğradığını ve bunlardan üçüncüsü olan düşünsel ayrışmanın ilişkileri (özellikle başta liberal uluslararası düzenin devamı, NATO ve uluslararası ticaret olmak üzere üç ana alanda) uzun vadede etkileme potansiyeline sahip olduğunu tespit etmek yanlış olmaz.

- ABD-AB uzaklaşmasının bedeli ve liberal uluslararası sisteme etkileri

ABD-AB’nin uzaklaşması ve her iki tarafta da, yükselen egemenlik anlayışının işbirliğinin önüne geçme eğilimi içinde olması, zaten Batı dışındaki aktörlerin baskısı ve statü politikalarının sonucu olarak bir değişim içinde olan liberal uluslararası düzeni daha da kırılgan ve krizlere gebe haline getirmekte. Liberal uluslararası düzeninin kurucu aktörü olarak nitelendirilen ABD’nin son 70 yıldır yürütmüş olduğu uluslararası sorumluluklarından ve uluslararası örgütlerdeki mevcut angajmanlarından bir kısmını kendi milli çıkarları lehine azaltmak ya da tamamen sonlandırmak istemesi ve Brexit sonrası yeniden bir yapılanmaya girdiği dönemde milliyetçi-muhafazakar partilerin Avrupa siyasetinde söz sahibi olmaya başlamasıyla ortaya çıkan tabloda, AB’nin henüz kendine yeni bir global rol çizmeyi başaramamış olması, liberal uluslararası sistemin sürdürülebilirliği ve yaşamış olduğu kriz sürecinin nasıl aşabileceği konusunda belirsizlikler doğuruyor.

Transatlantik ortaklığın zayıflaması, esasen Batı’nın küresel problemlerde ortak çözüm ve anlayış geliştirememe durumunu meydana getirirken, bu da “Batı” modelinin ve onun temsil ettiği liberal değerlere ve liberal demokrasiye zarar veriyor. Çin başta olmak üzere, liberal uluslararası sistemin mevcut yapısı ve olanakları içinde gerek ekonomik gerekse diplomatik olarak mevki kazanan, yükselen güçler ise eleştirmiş oldukları mevcut düzenin yeniden inşası için yeni fikirler ya da alternatif bir model sunamıyor. Kısacası, transatlantik ayrışma hem Batı’ya hem de Batı dışı yükselen devletlerin küresel politikalarına zarar veriyor ve özellikle Kuzey ve Güney işbirliğinin altını oyuyor. Öte yandan, Soğuk Savaş döneminden itibaren transatlantik ilişkilerin motoru ya da sıçrama tahtası olarak nitelendirilen NATO ile ilgili olarak Atlantik’in her iki yakasında da farklı beklenti, tercih ve güvenlik algılamalarının eskiye oranla daha da öne çıkması, ilişkilerin yeniden sorgulanmasını zaruri hale getiriyor.

- Farklı güvenlik algılamaları, NATO ve PESCO

Esasen NATO ile ilgili transatlantik ilişkilerdeki çatlaklar yeni değil; aynı şekilde Avrupa’nın kendi savunma örgütünü kurma fikri de. 1950’de kabul edilen ortak bir Avrupa ordusu, ortak savunma bütçesi ve sanayisi oluşturmayı hedefleyen Pleven Planı’nın kurulmasını öngördüğü Avrupa Savunma Ortaklığı’nın 1954 yılında Fransız meclisinde reddedildiği günden beri, gerek “ilk olarak NATO” refleksleri gerekse de ortak Avrupa savunma birliği kurmanın devletlerin egemenlik hassasiyetleriyle örtüşmemesinden dolayı, Avrupa’nın ortak savunma alanında örgütsel bir işbirliği yapamadığını görüyoruz. Bu ilk olarak 2009 Lizbon Anlaşması’nda ( madde 42[6]) birliğin üyelerinin savunma alanında daha yakın işbirliği ve koordinasyon sağlaması için önerilmişti. Geçen yıl AB’nin 25 üyesi (Malta, Danimarka ve İngiltere dışında) tarafından imzalanan, kısaca PESCO olarak adlandırılan Kalıcı Yapılandırılmış İşbirliği Savunma Anlaşması’nın 2017’nin son çeyreğinde hız kazanarak hayata geçirilmesinde, Trump'tan gelen "Avrupa ülkeleri NATO bütçesinde üzerine düşeni yapmalı" söyleminin etkisi yadsınamaz. Özellikle Fransa ve Almanya tarafından desteklenen PESCO, anlaşmaya imza atmış ülkelerin ortak savunma projeleri yaparak yeni savunma sanayi teknolojilerinin geliştirilmesi için entegre bir yol haritası çizmelerini ve anlaşmaya taraf olan ülkelerin kendi ulusal planlarını yaparak ortak savunma anlaşmasına nasıl katkı sağlayacaklarını bildirmelerini öngörüyor. 28 üyeli AB’nin 22 üyesinin aynı zamanda NATO’ya üye olduğu düşünüldüğünde, PESCO’nun NATO’nun yerini alabileceği ve uzun vadede AB’yi savunma ve güvenlik alanında daha otonom bir aktör haline getirerek NATO’yu zayıflatacağı ve üyelerinin bu örgütteki sosyalizasyonlarına zarar vereceğiyle ilgili tartışmaların ortaya çıkması kaçınılmaz. Öte yandan, gerek AB’nin gerekse de NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in ifadeleri, bu iki yapının birbirinin yerini almasının söz konusu olmadığı yönünde. Tam tersine PESCO üyesi 25 AB devletinin, söz konusu bu yeni yapı içinde savunma harcamalarını artıracağından, AB’nin savunma sanayisinin güçlenmesinin dolaylı olarak NATO’yu da daha etkili kılacağının altını çizecek nitelikte. Hiç şüphesiz 1998’te St. Malo’da temelleri atılan, AB’nin güvenlik ve savunma alanında bağımsızlaşarak tek başına “güvenlik yaratan” bir aktör haline gelmesi yolunda önemli bir adım olarak kabul edebileceğimiz Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası’nın (şimdiki kısa adıyla OGSP) hayata geçtiği 2000’lerin başında da, söz konusu iki yapının birbirlerinin askeri, sivil ve prosedürel yeteneklerini tekrar ederek NATO’yu etkisiz hale getirebileceği riskinden bahsediliyordu. Bütün bu endişeler, her ne kadar pek işlevsel olmasa da “Berlin Plus” düzenlemeleri gibi ara formüllerle giderilmeye çalışılmış ve yapılan düzenlemeyle AB üyesi olmayan fakat NATO üyesi olan Türkiye gibi devletlerin taleplerine kısmen de olsa cevap verilmeye çalışılmıştı. Bu örnekten hareketle, olası bir PESCO-NATO rekabetine temkinle yaklaşmakta fayda var. Yine aynı şekilde, askeri ve sivil yeteneklerinin çakıştığı durumlarda, geçmişte olduğu gibi ara düzenlemeler yapılması da olası. NATO’nun temsil ettiği kolektif savunma anlayışı PESCO için söz konusu değil. Her ne kadar (üçü hariç) tüm AB üyeleri PESCO’ya imza atmış da olsa, bu savunma yapısı altında geliştirilecek askeri yetenekleri AB’nin tümüne ait ortak bir askeri varlık olarak yorumlamak yanlış olur. Dolayısıyla, PESCO’nun kendi doğası gereği, NATO’nun kolektif savunma misyonuna zarar vermesi pek mümkün görünmüyor. Ama bu PESCO-NATO birlikteliğinin gelecekte transatlantik ilişkilerde görülen farklı stratejik önceliklerden ve güvenlik algılamalarından doğan tansiyonlardan etkilenmeyeceği şeklinde de yorumlanmamalı. Örneğin, 2014’te Rusya’nın Kırım’ı ilhakı sonrası, bu devlete karşı izlenecek politikalarla ilgili olarak Avrupa ve ABD arasında bir uyum olduğundan bahsetmek güç. PESCO’nun başat aktörlerinden olan Almanya, Ukrayna meselesiyle ilgili olarak Rusya ile diyaloğun güçlendirilmesi yönünde bir beyanda bulunurken, ABD ancak Rusya’nın Ukrayna’ya Kırım’ı geri vermesi durumunda yaptırımların kalkabileceği olasılığından bahsediyor.

Transatlantik ilişkilerin güvenlik ayağındaki tek çatlak, PESCO-NATO arasında ayrışma noktası olarak görünen Ukrayna-Rusya meselesi de değil. İran meselesinde de AB (müttefiki ABD’den farklı olarak) İran’ı uluslararası sistemden izole etmek arzusunda değil ve P5+1 İran nükleer anlaşmasının kazanımlarından geri dönmek istemiyor. Ayrıca, Suriye meselesiyle alakalı olarak, her iki aktörün (pek su yüzüne çıkmasa da) özellikle DAEŞ ile mücadelede metot farklılıklarına sahip olduğu dikkat çekiyor. Bütünüyle düşünüldüğünde AB, Suriye meselesine, krizin başladığı günden beri ABD’ye göre daha az angaje olmayı tercih etmiş, krizin derinleştiği dönemlerde de meselenin kendini yakından ilgilendiren mülteci, Avrupalı yabancı savaşçılar, sınır kontrolü ve uluslararası istihbarat gibi boyutlarıyla ilgilenmiştir. AB yine aynı şekilde, Suriye meselesine DAEŞ ve terörizm odaklı bakış açısını, ABD’nin Suriye’de devlet dışı aktörlerle yapmış olduğu ortaklık konusunda da çekimser kalarak sürdürmektedir. Transatlantik ilişkilerde diğer bir alan dışı mesele olan Kuzey Kore ile ilgili olarak ise AB’nin (ABD başkanı Trump’ın öfkeli söyleminin tersine) herhangi bir askeri önlemi her şekilde dışarda bırakan ve diplomasiyi tek çare olarak gören bir söylem ve politika benimsediği söylenebilir.

- ABD ile AB arasında küresel ticaret savaşı mı başlıyor?

Yukarıda bahsedilen, güvenlikle ilgili meselelerdeki ayrışmalar dışında, ABD ile AB arasında başta ticaret olmak üzere, etkisi Atlantik’i de aşacak olan ve hatta iki taraf arasında bir küresel ticaret savaşına dönüşebilecek bir krizin yaşandığının da altını çizmekte fayda var. Esasen kriz, Trump’ın kampanya döneminde de sıklıkla dile getirdiği ve Obama döneminde çerçevesi oluşturulan Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı’ndan (TTIP) çekileceğini duyurmasıyla ilk sinyallerini vermeye başlamıştı. “Önce Amerika” sloganının devamı niteliğinde korumacı bir ticaret politikası izleyeceği düşünülen Trump, mega ticaret anlaşmalarından ziyade, tercihinin ikili ticaret anlaşmaları olduğunu vurgulamış, TTIP’yi ve taraf olduğu diğer bir anlaşma olan Transpasifik Ortaklığı’nı (TPP) ancak büyük ölçüde revize edilmeleri durumunda kabul edeceğinin altını çizerek, anlaşmalarla ilgili ülkesinin pozisyonunu askıda bırakmayı tercih etmiştir. Esasen ABD’nin kısa süre önce çelik ve alüminyum ithalatında gümrük vergisi uygulayacağını açıklaması, yukarda bahsettiğimiz korumacı politikasının bir yansıması.

Öte yandan, ABD’nin vergileri çelik ithalatında yüzde 25, alüminyum ithalatında yüzde 10 artıracak olmasına AB’den çok sert tepkiler geldiğini de görüyoruz. Avrupa Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker bu adımı son derece üzüntüyle karşıladıklarını söyleyerek “ABD endüstrisini korumak için yapılan bariz bir müdahale gibi görünen bu kararın, hiçbir ulusal güvenlik gerekçesi olmadığı izlenimi uyandırdığını” belirtmiş ve “Sanayimiz binlerce Avrupalının işini riske atan bu adaletsiz önlemlerle darbe alırken biz de boş boş oturmayacağız” şeklinde tepkisini dile getirmişti. Çin’den sonra dünyanın en büyük çelik üreticisi olan AB’nin, konuyu önümüzdeki günlerde Dünya Ticaret Örgütü’nün gündemine taşıması ve örgütün kurallarını ihlal eden bu karara karşı bir takım önlemler almak için teklif götürmesi bekleniyor. Çin de aynı şekilde, daha önce, ABD’nin olası bir vergi artırımına cevap olarak, soya fasulyesi gibi bazı tarım ürünlerinin ABD'den ithalatını hedef alabilecek uygulamalara gidebileceğini bildirmişti. Diğer yandan, ABD’nin bu kararı, kendilerine yeni pazar arayışıyla gözlerini Avrupa’ya çevirmesi beklenen dünyanın büyük çelik üreticileri Güney Kore, Brezilya, Japonya ve Çin gibi devletlere karşı, AB’nin bir takım koruma önlemleri alması sonucunu da doğurabilir. ABD başkanı Trump ise verilen tepkilere karşı, Twitter hesabından, ABD'nin ticaretten milyarlarca dolar kaybettiğini söylemiş, "Ticaret savaşları iyidir ve kazanması kolaydır" diyerek aldığı karardan geri dönmeyeceğin sinyalini vermişti.

Geldiğimiz noktada, gerek ABD ile AB arasında gerekse diğer aktörlerin kendi aralarında, küresel etkisi olacak bir ticaret savaşına start verildiğini görüyoruz. Geçmiş dönemlerden farklı olarak, ticaret de artık ABD-AB ilişkilerinde önemli bir çatlak olarak karşımıza çıkıyor. Krizin ne derece sürdürülebilir olduğu hakkında öngörüde bulunmak ise şu an için güç. Görünen o ki transatlantik ilişkiler, yukarıda bahsettiğimiz kırılma halkalarının üzerinde oturmakta ve Obama döneminden farklı olarak, transatlantik ortaklık ciddi bir güvensizlik sarmalı içinde. Ticaretten savunmaya, iklimden sürdürülebilir kalkınmaya kadar küresel yönetişime katılımı ilgilendiren birçok alanda, her iki bloğun gerek davranışsal gerekse de düşünsel olarak farklı tutumlar içinde olmasının küresel politikaya ve uluslararası sisteme ciddi yansımalarının olması da kaçınılmaz.

[Doç. Dr. Emel Parlar Dal Marmara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesidir]